| eşeğin boynuzu
cılız, geberik bir eşek vardı, yük çekmekten anası ağlardı. bazan odun çeker, bazan su taşırdı. gece-gündüz angaryadan, ölesiye sıkılırdı. o kadar ağırdı ki yükler, kalmamıştı teninde tüyler. tüy de ne ki, kalmamıştı et ve deri, kana belenmişti bütün teri. onu böyle görenler; derme çatma bir iskelet yürüyor derler. dudak sarkmış, çenesi düşmüş, kıçına sinek konsa sanki ölürmüş. gözü bir avuç saman görünceye dek, teni kıyım kıyım saçılırdı tek tek. kargalar kulağında toplanır, sinekler gözünün yağında dolanır. sırtından palanı alınsa, geri kalan, sanırdınız it artığı kadar falan . bir gün, sahibi ona bir iyilik eder, 'haydi biraz otla eşek', der. sahibi palanı alıp otlamaya saldı, eşek biraz ileriye yol aldı. otlarken birden öküzleri gördü, onların gözleri ateşli, göğüsleri gergin, sanki kendisi kördü. otları durmadan sömürüp yutar, kılını çeksen adeta yağ damlar. boynuzları, bazısının ay gibi, kiminin de halka halka yay gibi. böğürüp seslerini salıverirler, dağlar taşlar yankılarla çın çın öter. miskin eşek bakınarak dolaştı, sığırların bu haline çok şaştı. kah yürür kah dinlenirler huzurla, konakları olurdu bazan kışlak bazan yayla. ne yular derdi vardı onların ne palan, ne yük altında inlerlerdi el aman! eşek der ki 'biz bunlarla yaradılışta biriz', 'el, ayak, baş, göz, sanki ikiziz'. 'o halde bunların başına neden taç layıktır?' 'bizim açlıktan ve dayaktan hayatımız kayıktır?' 'gerçi bizi arpa özlemi ok ve yay etti', 'fakat bunların boynuzlarını kim hilal etti?' düşündü: 'eşeklerin bilgesi falancadan başkası, çözemez sıkıntımı, yok bunun artık şakası'. gerçekten bilge bir eşek vardı, zekiydi, sıkıntıyı hemen anlardı. yükler altında yağlarını bitirmiş, çok çağlar görüp hayatını geçirmiş. girerken nuh peygamberin gemisine, kuyruğuyla yol vermişti şeytanın iblis'ine. ölüp dirilirken üzeyir peygamberle eşeği, yere ben serdiydim dermiş, yorganıyla döşeği. sesinin güzelliği, ustalığı, bilgeliği, hayrandı ona mesih'in bile eşeği. kulağından kurtlar korkardı, çomağından aslanlar tırsardı. bizim miskin eşek, üstadına ulaştı, yüz sürdü, sanki ayaklarına bulaştı. dedi, 'sen eşekler içinde en olgun ve bilgesin', 'akıllısın, yaşlısın, ustasın, bir simgesin'. 'bulacağınız çözümle gidecek kötülük, fitne', 'diyecekler sağır, o zaman deccal'in eşeğine'. 'inananlarla birlikte doğruya ulaşırsın', 'tanrı yolundakilerin şerefini taşırsın'. 'soyun sopun mesel olup söylenir', 'ediplere bile sözlerin hoş gelir'. 'kuşkusuz sen eşeksin, bilgesin, büyüksün', 'benim derdimi hallet de birazcık yüzüm gülsün'. 'bugün otlakta gördüm bazı öküzler', 'gergindi göğüsler, ileriye bakıyordu gözler'. 'her biri semiz ve kuvvetli', 'içleri, dışları yağlı ve etli'. 'ustad, sebebini söyle bu fukaraya', 'sultanlık tacı neden nasip oldu o şurekaya?' 'gökyüzünde yok mu bizim yıldızımız?', 'yeryüzünde olmadı bir tek boynuzumuz?' 'eşek nasıl olur da öküzden daha alttadır', 'insan der ki; eşek yük taşır, üst kattadır'. 'çalışmakta madem biz ustayız', 'boynuzumuz neden yok, neden yastayız?' koca pir eşek sözlerine şöyle başladı, bela bağına tutsak olmuş diye bizimkini haşladı. bu işin aslını dinle dedi, merakın çoksa, sebebi anla, aklında bir noksanlık yoksa. allah öküzü yarattı, eksikleri akıldı, onları dünyaya faydalı kıldı. onlar gece gündüz buğday işlerler, buğday otlarlar, buğday dişlerler. bütün bunlara sebeptir öküzler, allah vermiştir onlara izzetler. devlet tacı başlarına konuldu, içleri ve dışları et ve yağ doldu. bizim işimiz odun taşımaktır, bu değersiz nesneyle yaşamaktır. gerçeği söylemek gerekirse, varsa hukuk, boynuz ne ki, fazladır bize kulak ve kuyruk. dertli eşek, cılız, geberik ve hasta gönüllü, ulu eşeğin yanından daha da dertli döndü. dedi ki gerçekte bu işin aslı kolaydı, çünkü olayın kitaptaki yeri açıklandı. gireyim ben de buğday işleyeyim, o işte yazlalayım o işte kışlayayım. neden odun işleyip dayaklara durayım, onlar gibi buğday işleyip yücelikler bulayım. az ilerde yeşermiş bir ekin tarlası vardı, eşek sanki düşmandı, ekine kin tutardı. heyecanla hırsla ulaştı ekine başladı işlemeye, bazan ayağıyla çiğnemeye, bazan dişlemeye. yeşermiş arpayı gördü aç eşek, canına ilaç buldu dertli eşek. arpayı kavradığı gibi koparırdı, toprak da eşek yüküyle aparırdı. yeşil ekini öylesine kemirdi kaldı orası kapkara, gören dedi neden ekilmemiş ki bu tarla. karnı doyunca müziğe dadandı, ağnandı, sevinçten yuvarlandı. başladı türkü çağırmaya, geçmişi hatırlayıp anırmaya. namesiz mutluluk gam olur diye, makamlarda gezdi verdi kendine hediye. coştukca coştu ahengi bozdu, sapıttı, halt etti, cihanın en çirkin sesini yükselttikçe yükseltti. ulaştı sonunda seslerin en çirkinine, o dakka durum malum oldu tarla sahibine. eline sopayı aldı çıktı yola, tarlanın halini görünce beyni verdi mola. gördü ki tarla olmuş bir kara, çıldırmasın da ne yapsın fukara. sövdü, saydı yüreği soğumadı, eşeği dövdü yine teskin olmadı. bıçağı çekti, bıraktı çomağını, bacağını, kesti garip eşeğin kuyruğuyla kulağını. eşek kan ağladı kaçarken, canı yanarak arayı açarken. pişman oldu eşek, anasından doğduğuna, öküz olmadan boynuza talip olduğuna.
kıssadan hisse olsun bütün odun işleyene, boynuz nasip olmaz her buğday dişleyene.
divan şairi şeyhi'nin (ölümü 1431) 'münasebet-i hikayet' şiirinden uyarlanmıştır.
kaynak: divan şiiri antolojisi, bilgi yayınevi, 1983
günümüze uyarlayan muke, olası anlam kaymaları için özür diler.
|